28 Kasım 2017 Salı

Sanki İzmir benimle konuşuyordu

50 yılı aşkın bir süredir dünyanın en iyi  müzisyenleriyle aynı sahneyi paylaşan, önemli müzisyenlerin onuruna konserler veren George Dalaras geçtiğimiz ay İzmir’de hayranlarıyla buluştu, annesinin doğduğu şehri keşfe çıktı. Sırada yeni konserler var
Dünyaca ünlü Yunan müzisyen George Dalaras ekim ayında İzmir’de çok özel ve unutulmaz bir konsere imza attı. Bu konser Yunanistan’ın İzmir Başkonsolosu Argyro Papulia’nın şahsi girişimleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Atina Nea Smyrni Belediyesi işbirliğinde, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde gerçekleşti.
Konsere ben de davetliydim. Yakından takip ettiğim, en sevdiğim sanatçının bu seferki gelişi beni çok heyecanlandırmıştı. Çünkü yıllardır Türkiye’de konserler veren Dalaras, annesinin doğduğu, yaşadığı ve 1922 yılında terk etmek zorunda kaldığı İzmir’e ilk defa gelecekti.
Konserden bir gün önce İzmir’e gelen Dalaras, konser sonrası annesinin şehrini tanımak, olabildiğince onun izlerini sürmek istediği için dönüşünü erteledi. İki gün boyunca, bazı bölümlerine benim de katıldığım gezisinde sanatçıya ve eşine İzmirli Rumlardan Teodora Hacudi eşlik etti. Bu sırada Dalaras’la hem müzik kariyerini hem de Türkiye’ye dair düşüncelerini konuştuk.  

Agora ziyaretinin ardından mültecilerin de yaşadığı arka sokakları gezerken yanına yaklaşan Gazel adındaki küçük kızı sevdi, yine o sokaklarda gördüğü bir başka kızın adını sordu. Kızın adının Sultana olduğunu öğrenince çok duygulandık. Dalaras’ın annesinin adı da Sultana’ydı.
Annesinin memleketinden ne kadar etkilendiğini Yunanistan’a döndükten sonra şöyle dile getirdi:  “Ayrılırken bize rehberlik eden Teodora Hacudi, bana bahçeden bir nar getirdi. Onu stüdyoya, ofisime koydum, üzerinde ‘İzmir’den geldim’ yazıyor. Her gördüğümde tatlı bir hava esiyor ve hoş bir koku geliyor.”

- Müzik kariyerinize baktığımızda 50 yılı aşan çok başarılı ve parlak bir dönem görüyoruz. Yıllar geçtikçe performansınız daha da mükemmelleşiyor. Önemli müzisyenlerin onuruna ve anısına konserler veriyorsunuz.  Sizinki efsanevi bir misyon ve bitmemeli. Gelecek için planlarınız nedir?
Bu güzel sözlerin için çok teşekkürler. Beni şımartıyorsun. Aslında çok genç başladım, 16 yaşımda. Büyük tutkum olan müziğimi yaptığımda kendimi kutsanmış hissediyorum.Başta sanatsal olmak üzere tüm hayallerimi gerçekleştirdim. Müzik beni daha aktif ve sosyal yanı daha güçlü biri yaptı. Bunu söylüyorum, çünkü sözünü ettiğin konserlerin birçoğu ticari değil, sosyal ve kültürel amaçlar için, tıpkı İzmir’deki son konserimiz gibi. Geleceğe gelince, bir süre daha yaptığım işleri yapmaya devam edeceğim: Yunan şarkılarını konserler aracılığıyla elimden geldiğince dünyaya ulaştırmak, değerli müzisyen ve takdir ettiğim sanatçılarla iş birliği yapmak ve bir fırsatı hak ettiğini düşündüğüm genç insanları teşvik edip tanıtmak.
Annenizin doğduğu İzmir’e ilk kez geldiniz. Duygularınızı merak ediyorum.
İzmir’deki konserimiz ve şehir turumuz büyüleyici bir deneyimdi. Derin bir duygu hissettim ve çok sevgi aldım. Sanki burası benimle konuşuyordu. Bir yandan burası annemin evi ve dolayısıyla benim köklerimin olduğu yer, öte yandan bir müzisyen olarak, bu insanların 1922’de buraları terk etmek zorunda kaldıklarında Yunanistan’a beraberlerinde getirdikleri kültür, gelenek, zekâ, müzik ve inceliği seviyorum. Bu çocuklarına ve torunlarına miras bıraktıkları bir ruhtur. Yunanistan’daki göçmenlerle görüştüm ve İzmir’deymişim gibi hissettim. Bu vesileyle buradan herkese teşekkür etmek istiyorum, bizi çok büyük bir sevgiyle karşılayan, bu harika gece için çalışan bizimkilere, sizinkilere, herkese.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği İyi Niyet Elçisi olarak dünyanın bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Neler yapılabilir?
Ne yazık ki az şey. Acı çekerek izliyor ve vatanlarını terk eden mültecilerin yolculuklarıyla ilgili endişe duyuyoruz. Aslında ne yapsak yararlı olur ancak büyük değişim Avrupa’daki baskılardan, Dublin II Yönetmeliği’ni gözden geçirmeye karar verecek parlak zihinlerden gelecek. Bu insanların adil bir şekilde dağılımını sağlamak, sığınma prosedürlerini hızlandırmak, olanların önüne geçebilmek için adalar ve sıcak noktalarda toplama kampları kurmamak lâzım. Bu da uzun bir mücadele ve cesur siyasî kararlar gerektiriyor.
Birkaç şey yapabiliriz. Dünyayı bilgilendiriyoruz, bağış toplama amaçlı konserler veriyoruz. Her şekilde olayların peşindeyiz. Bu insanların adil şekilde yerleştirilmelerini sağlamak ve entegrasyonları için çözümün modern bir yasa, bir mevzuat olduğuna inanıyorum.
Sizin müziğinizi her dinlediğimde “Acılarına şarkı söylenecek o kadar çok insan var ki” diye fısıldıyorsunuz sanki kulağıma. İyi niyet elçisi olarak yakın gelecekte ne gibi çalışmalarınız olacak?
Geçen yıl Midilli’de Yunan gönüllülerimizin mültecilerle dostça dayanışma gösterdiği konserler verdik. Brüksel’de veya Strasburg’da bunun gibi bir konser düzenlemeyi düşünüyoruz. Bu arada Yunanistan’da Mülteciler Konseyi’nin iş birliğiyle de bazı etkinlikler gerçekleşiyor.
Sizin gibi bir sanatçının beste ya da güfteleri olmadığına inanamam. Var mı? 
Yunan bestecilerin, şairlerin, söz yazarlarının gerçekten çok güzel şarkılarını yorumladığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Bir müzisyen olarak ben de bazı şarkılar yazıyorum. Şansıma hep çok güzel şarkılar söyleyerek şımartıldığım için biraz endişeliyim. Aramızda kalsın ama benim bestelerimin onlarınkine ulaşacağına inanmıyorum! Sanırım yolum bitmeden ben de kendi şarkılarımla bir kayıt yaparım. Birçok dostum benden bunu bekliyor.
“Burada harika müzisyenler var"

Bir müzisyen olarak bugün bulunduğunuz yerden Türk müziğini nasıl görüyorsunuz?
Etkileyici. Burada harika müzisyenler var. Bunu çok iyi biliyorsun. Bu bir iltifat değil, onlara imreniyorum ve onlardan öğreniyorum. Ayrıca Türk müzisyenler geleneksel müziğe güvenerek bir adım daha ileriye gittiler. Çağdaş unsurları zevkli bir şekilde ve büyük başarıyla katıp zenginleştirdiler müziği, bu da gerçek ilerlemedir. Geleneklerini bozmuyor, müziğe güveniyor, kendi bilgileriyle zenginleştiriyorlar ve sonuç her sefer çok etkileyici.

* Bu söyleşi 18.11.2017 tarihinde Milliyet Gazetesi Cumartesi Eki "Sırt Çantam" köşemde yayınlanmıştır.

26 Ağustos 2016 Cuma

Az Bilinenler - 1:



Bergama Kent Dağı’ndaki tiyatro antik kentin ilk tiyatrosudur. Dağın batı yamacında, yaz aylarında bile çok sert esen rüzgârlardan korunmak amaçlı yapılmış olmalı.

Boş bir alana değil de bir dağın yamacına yapıldığı için, seyirci bölümü(cavea) mecburen yamacın şekline uydurulmuş, teknik nedenlerle çok geniş tutulmamıştır. Oturma planında ve orkestra bölümünde bazı düzensizlikler bundandır.

Tiyatronun altında 15m eninde, 250m uzunluğunda, şarap ve tiyatro tanrısı Dionysos’a ait tapınak kalıntısı ile biten bir teras vardır.

Tiyatro, tapınak ve teras bir bütündür. Teras tiyatronun zorlu girişlerini rahatlatmak, özellikle de geçici sahne kurabilmek amacıyla yapılmıştır.

Tiyatro sahnesi 3 yapı dönemi geçirmiştir. Büyük ihtimalle ilki şehri en görkemli haline getiren II.Eumenes dönemi (MÖ197-159), sonra Geç Helenistik ve Erken Roma dönemleri.

10.000 kişilik bu tiyatro arazi konumu nedeniyle Anadolu’daki en dik tiyatrodur. Sıraları mermer değil andesit-tüftür. Bazı sıralar isim yazılarak işaretlenmiştir. Büyük ihtimalle Roma döneminde tiyatroya 2 şeref locası eklenmiştir. 

Aşağıdaki terasta sabit olmayan bir sahne binası bulunduğunu hayal edin. Helenistik Çağ mimarlığı fenomenidir. Doğal konum nedeniyle ve sahnesiz tiyatro olamayacağı, sabit bir taş bina da terası bozacağı için oyunlar oynandığı sürece malzemesi tiyatro terasının galerilerinde depolanan ahşap bir sahne binası kurulurdu.

Terasta bazı oyuklar vardır, bunlara ahşap direkler yerleştirilirdi. Oyun oynanmadığı zamanlarda ise bu dört köşe yuvalara kapak olarak bir taş plaka konur ve teras düzleştirilirdi. Dionysos tapınağının önünü kesmemek de önemli. İlk dönemi çok sade, 2. dönemi ise çok gösterişli olmalı sahne binasının. Eğreti binalar hayal etmeyin, sanatçılar muhteşem şeyler çıkartıyorlarmış.

Bu sahne kurup kaldırma durumu tiyatro oyunları aşağı kentteki imparatorluk tiyatrosunda oynanmaya başlayana kadar sürmüştür.


14 Nisan 2016 Perşembe

Şanlıurfa - Göbeklitepe - Harran - Halfeti

Mezopotamya’nın yakışıklısı Fırat ve güzeller güzeli Dicle. Her ikisi de Anadolu’dan alır kaynağını ve güneş bu toprakların bağrını cayır cayır yakarken onlar gürül gürül ve kıvrım kıvrım akar, Basra Körfezi’ne dökülmeden kavuşacakları anın heyecanıyla bereketi getirirler ovalara.


Güneydoğu’ya ayak bastığınız an artık kadim topraklardasınız. Dünyanın en eski yerleşimlerinin olduğu, en eski çağlardan günümüze kesintisiz bir şölen misali gelip, Anadolu’nun kaderini belirleyen tüm uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan ve insanoğlunun kesintisiz yaşadığı kadim topraklarda.


Şanlıurfa, Güneydoğu’nun gizemli ve güzel şehirlerinden biridir. Herkes Şanlıurfa’yı meşhur Balıklıgöl ile tanır. Urfa kalesinin ayaklarının dibindeki bu göl, inanışa göre Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yer olarak kabul edilir. (Her ne kadar tarihi gerçekler Hazreti İbrahim ile Kral Nemrut’un aynı dönemde yaşamadığına işaret etse de, anlatılan efsane yine de son derece çekicidir.) Urfa Kalesi Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı, bugünkü Balıklıgöl ateşin yandığı ve kaleden atıldığı yer, Hazreti İbrahim Makamı olarak adlandırılan ve Halil-ül Rahman Camii’nin batısına bitişik, tek kubbe ile örtülü mekân da ateşe düştüğü yer olarak kabul edilir.

Halil-ül Rahman Camii’nin yerinde Bizans döneminde 6. yüzyılda yapılmış bir kilise olduğunu söylüyor kaynaklar. Zaten çan kulesi hâlâ çok bariz bir şekilde görülüyor.


Balıklıgöl’ün suyu Hazreti İbrahim düştüğünde suya dönüşen ateş, Balıklıgöl’deki balıklar da ateşi yakmak için toplanan ve yığılan odunlar olarak kabul görürler.


Aynalı sazan denen bu balık türünün bir tarafı gerçekten de yanık gibidir. Şanlıurfa’da kutsal kabul edilirler. Balıklıgöl’deki bu balıklar özel bir yemle besleniyorlar. Onları beslemek ve fotoğraf çekmek isterseniz mutlaka gölün kenarında satılan bu yemlerden vermeniz gerek. Balıklara yem vermek büyük keyif, ancak yalnızca Balıklıgöl’dekilere değil, kanallardakilere ve Ayn Zeliha gölündekilere de verin. Zeliha rivayete göre Kral Nemrut’un kızıdır ve Hazreti İbrahim’e aşık olan ya da onun inancını kabul eden Zeliha, İbrahim’in ateşe atıldığını görünce o da arkasından atlar ve onun düştüğü yerde de bir göl oluşur.  Bu göle Ayn Zeliha denir.


Yine rivayete göre Hazreti İbrahim’i kalenin olduğu yükseklikten bir mancınıkla atarlar. Halk arasında kaledeki iki sütunun bu mancınıklar olduğu iddia edilse de, o sütunlar Edessa Krallığı döneminden kalmadır, Kral Aftuha tarafından karısı kraliçe Şalmeth için yapılmıştır ve üzerindeki yazıtta da bu belirtilmiştir.


Her ne kadar din bilimciler kabul etmese de, Hazreti İbrahim’in burada doğduğuna, onun Nemrut’la mücadelesinin ve ateşe atılma olayının burada gerçekleştiğine inanılır. Lut Peygamber amcası İbrahim’in ateşe atılışını görmüş ve buradan Sodom’a gitmiştir, İbrahim’in torunu ve İsrailoğulları’nın atası Yakup Peygamber, Harran’da evlenmiştir. Eyüp Peygamber mağarada hastalık çekip ölür, Elyasa Peygamber Eyüp Nebi köyüne kadar gelir. Şuayb Peygamber Şuayb şehrinde yaşamıştır, Musa Peygamber Şuayb Peygamber ile Soğmatar’da buluşur. İsa Peygamber, Urfa Kralı Abgar’a mektup yollar, Urfa Hazreti İsa tarafından kutsanmıştır. İşte tüm bu hikâyeler de Şanlıurfa’yı “Peygamberler Şehri” yapar haliyle.

Aslında bulunduğu yer açısından da çok şanslıdır Urfa. Anadolu ve Mezopotamya’nın kesiştiği noktada, “Bereketli Hilâl” diye adlandırılan bölgededir. Bu da onun tarih boyunca kesintisiz iskân edilmiş olmasına ve her iki kültür arasında köprü vazifesi görmesine sebebiyet vermiş ve çok önemli bir kavşak konumuna getirmiştir.

Urfa’nın Haleplibahçe Mahallesi’nde, yani hemen Balıklıgöl’ün yanında 60.000 m2’lik alanda Arkeoloji Müzesi, Arkeopark ve Edessa Mozaik Müzesi’nden oluşan, Türkiye’nin en büyük müze kompleksi gurur veriyor. Özellikle de Paleolitik çağdan başlayıp günümüze kadar gelen labirent yapısıyla, içindeki sayısız eser ve sunumla müthiş bir müzemiz var artık. Ciddi bir zaman ayırmak gerekiyor.



Şanlıurfa Müzesi’nde bilinen en eski insan heykeli ile karşılaşıp soluksuz kalmaya hazır olun. Yol inşaatı sırasında Urfa’nın merkezinde çıkan ve M.Ö. 9500’lere tarihlenen bu heykelin neden ağzı yok, gözlerindeki obsidyenler nereden gelmiş gibi sorularınıza cevap arayarak ve ören yerinde içine girmenizin mümkün olmadığı D Tapınağı'nda dolaşarak Göbeklitepe geziniz için de bir ön hazırlık yapmış olacaksınız.




Antik çağda bir süre Edessa’dır Urfa’nın adı. Müzenin tam karşısında doğal kayalara oyularak oluşturulmuş mezarlar vardır. Bu mezarlarda da Krallık Dönemi Edessa mozaikleri ele geçmiştir. Her ne kadar Edessa’nın mezarlık alanları evlerin altında kalmış da olsa bazı yerlerde bu mezarlara ait örnekler görülebilir. Şimdilerde kentsel dönüşüm çalışmaları sebebiyle ciddi sayıda mezar ortaya çıktı. Aslında şehrin mezarlık alanı 1950’li yıllarda talan edilmiştir ne yazık ki. Mozaiklerin az kalan örneklerini müzede görmek mümkün.





Hazreti İbrahim’in doğduğu varsayılan mağara da inanç turizmi açısından önemini günümüzde sürdüren bir yer. Kalenin eteklerindeki bu mağarayı ziyaret edebilir, civarın bu gibi mağaralarla dolu olduğunu düşünüp şehrin binlerce yıllık tarihini belki hayal edebilirsiniz.


Güneydoğu’nun çarşı ve pazarları çok renklidir. Yüzyıllar boyu en önemli yolların birleştiği kavşakta olan Urfa, her zaman çok büyük bir ticaret kenti olmuştur. Çarşıları da zaman içinde bugünkü şeklini almış ve kervan yollarının en özel çarşılarından birine ev sahipliği yapmıştır. Günümüzde de hâlâ en renkli çarşılar Urfa çarşılarıdır.






Urfa çarşılarının hanları da bir başka renklidir, ilginçtir. Arayıp bulmak ve bulunca da içine girip bakmak gerekir. En ilginci ve en güzeli hiç şüphesiz Gümrük Han’dır. 16. yüzyılda yapılmış olan bu handa bir mırra ya da çay içmeden olmaz. Çarşının renkli labirentinde kaybolmanın keyfini çıkartıp dolaşın gönlünüzün istediği kadar. Bedestendeki renk renk kumaşlardan, bakırcılara, kuyumculara, terzilere bol bol fotoğraf çekebileceğiniz ilginç görüntüler çıkacak karşınıza.


Urfa’nın olmazsa olmazı tabii ki sıra geceleri. Eski bir gelenek olan bu sıra geceleri pek turistik bir hal alsa da, yine de çok ilginç. Aslında esnafın eski Ahilik geleneğinden gelen hoş bir kültür mirasıdır sıra gecesi. Her hafta birinin evinde yapılan bir nevi yardımlaşma, dayanışma gibi bakabilirsiniz bu olaya. Kazancı Bedih ile meşhur olan bu gelenek turizmden ciddi anlamda payını alıyor. Mutlaka yaşanması gereken bir olay. Urfa sanatçılarının, türkülerinin, yemeklerinin ve tabii çiğ köftenin konuğu olacaksınız böyle bir gecede.


Harran bambaşka bir dünya. Şehri çevreleyen 4 kilometrelik surları, Halep Kapısı, uzakta görünen Harran Höyük ve Harran Ulucamii’nin muhteşem minaresi ile karşılar sizi. Yapılan kazılardan çıkan buluntular M.Ö. 6. binlere kadar götürüyor bilgilerimizi. Müthiş bir kent. Aslında kazı çalışmaları devam etse daha eskilere gider tarihi, Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi. Harran’ı Urfa’dan ayıran en önemli özellik, Moğol istilasından sonra kentin terk edilmiş olmasıdır. O dönemden sonra zaten önemini de yitirmiş gitmiştir. Halbuki Harran yalnızca yolların kavşağında olması nedeniyle önemli değildir. Çok eski çağlardan beri orada müthiş eğitim kurumları olması önemini yükseltir.


Bazı tarihçilere göre Harran Üniversitesi dünyanın ilk üniversitesi olarak kabul edilse de, Süryani kaynaklarına göre bu Urfa Akademisidir. Urfa Akademisi 2. yüzyılda kurulmuş ve 5. yüzyılın sonlarına kadar faaliyet göstermiştir.

Emeviler döneminde II. Mervan’ın şehri ihya etmesiyle en şaşaalı devirlerinden birini yaşar Harran. Harran Üniversitesi önemli bir merkezdir. Harran höyüğün alt kısmında yerinde eskiden bir kilise bulunan ve yine II. Mervan döneminde yaptırılmış olan, kalıntıları bile nefes kesici güzellikte olan  Harran Ulucamii vardır. Özellikle de minaresinden geriye kalanlar çok etkileyicidir.


Bir de daha eskilere gittiğimizde Harran’da bir Sin Tapınağı olduğu bilgisiyle karşılaşırız. Ay Tanrısı Sin’e adanan bu tapınakta Sin ve Güneş Tanrısı Şamas şahit tutularak, Hitit Kralı Şuppiluliuma ile Mitanni Kralı Mativaza arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Bu tapınağın yeri hiç bulunamamıştır. Kimine göre Ulucami’nin olduğu yerde, kimine göre de surların hemen yanında bulunan ve tarihi Hitit’lere kadar geri giden İç Kale’nin altındadır.



Harran’ın bir başka özelliği de bindirme tekniğiyle yapılmış külâh biçimindeki konik kubbeli evlerdir. Bu evlerin çoğu 150-200 senelik olup hepsi koruma altındadırlar. Bu evlerin iki tanesi günümüzde turistik amaçla ziyaret edilebiliyor. Burada yemek yemek, çay içmek ve manzarayı seyretmek büyük bir keyif.



Urfa’nın merkezine 15 km uzaklıkta dünyanın en çok ilgi çeken kazı alanı var: Göbeklitepe. 90’lardan bu yana Alman Arkeoloji Enstitüsü, geçtiğimiz zaman diliminde ne yazık ki genç yaşında ve en verimli döneminde kaybettiğimiz Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında kazılıyordu burası.


Gerçi Göbeklitepe'nin keşfi çok daha eskilere dayanır ama kazılması günümüze kalmış. İyi ki de öyle olmuş, o dönemin teknolojileri ve bilgileri bu tarzdaki Neolitik kazıları için oldukça yetersiz kalacaktı ve belki de bugün ulaştığımız bilgilere ulaşamayacaktık.

Göbeklitepe ziyaretinizin ardından evreni, dünyayı ve hayatı sorgulamaya hazır olun!

GöbekliTepe’de yapılan kazılarda tapınak oldukları düşünülen, T biçimli dikilitaşlarla döşenmiş yapılar ortaya çıktı. Bu bugüne kadar görülmemiş bir mimari stili idi ve arkeoloji dünyasını çok heyecanlandırdı. Şematize edilmiş insan biçimli ve üzerleri değişik figürlerle bezeli, ilginç ayrıntılara sahip dikilitaşlarla dolu bu yapılar, belli süre sonra içleri bilinçli olarak toprakla doldurularak kapatılmış ve yenileri inşa edilmiş.

Bu yapıların karşısında soluğunuz kesiliyor. Nasıl bir iş gücü, nasıl bir gayretle yapılmış olduklarını kavramak oldukça zor. Bu taşların hepsinin metalin ve yazının olmadığı bir dönemin, yontma taş teknolojisi ile yapılmış taşlar olduğu hatırlanınca karşılarında nefes almakta bile zorlanıyor insan.


Göbeklitepe, arkeoloji dünyasında bir yandan kavramsal tartışmalara yol açarken bir yandan da bugüne kadar bilinenleri yeniden değerlendirmemize neden olmuştur. Örneğin önceleri tarımın yerleşik düzene geçişte, kentlerin ortaya çıkışında, yani uygarlığın temelinde başrol oynadığı düşünülürken, Göbeklitepe’nin keşfi ile birlikte temel itici gücün kutsal alanlar olabileceği fikri önem kazanmaya başladı.

Büyük ihtimalle uygarlığımızın temelinde tapınaklar vardı, önce kutsal alanlar ve sonra kentler kuruldu. Belki de yılın belli dönemlerinde avcı toplayıcı topluluklar burada bir araya gelerek dini ritüeller gerçekleştiriyorlardı.


Göbeklitepe’de daha kazılmamış 20’ye yakın bu tarz yapı toprak altında. Bölgede ve çevrede değişik pek çok yerleşim yerinde benzer sembolik ögeler bulunması da, geniş bir coğrafyada paylaşılan bir inanç sisteminin varlığı olabilir.

Şanlıurfa’nın Fırat Nehri kıyısındaki ilçesi Birecik’te mutlaka “Birecik Kelaynak Üretim Çiftliği”ni ziyaret edin. Nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynak kuşlarını görün, kelaynaklar ve yörenin diğer hayvanları hakkında bilgi alın. Üretim çiftliğinden ayrıldıktan sonra, doğaya karşı daha duyarlı olmak adına neler yapabileceğinizi planlıyor olacaksınız.


Zamanınız varsa Şanlıurfa’nın bir diğer ilçesi Halfeti’yi de mutlaka görmelisiniz.
Türkiye’deki dokuz slow cityden (yavaş şehir) biri olan ve siyah gülleri ile bilinen Halfeti ne yazık ki, Birecik Barajı’nın suları altında kalan bir yer aslında.


Fırat Nehri’nin üzerindeki barajlar meselesi tartışma götürür. Urfa’da olduğunuz müddet zarfında her yerde karşılaştığınız sulama kanalları, Türkiye’de elektriği stabilize etmek ve GAP bölgesini sulamak amacıyla düşünülmüş bir baraj olan Atatürk Barajı’na aittir. Hâlâ tamamlanmamış olan bu projenin ilk yıllarında yapılan yanlış sulama nedeniyle tuzlanan topraklar, göç vermek zorunda kalan Urfa, iklim değişikliklerinin ve rutubetin oluşması nedeniyle zarar gören ağaçlar, büyükbaş hayvanlarda baş gösteren ve literatürde bile olmayan hastalıklar ve özellikle de bu barajın yapım aşamasında pek çok önemli eski yerleşimin sular altında kalması, kurtarma kazıları için tanınan sürelerin yetersizliği gibi faktörler bu projeleri masaya yatırma gereğini doğuruyor. Özellikle de Nevali Çori gibi Neolitik yerleşimlerin suyun altında kalması, bugün insanlık tarihine ışık tutacak çok önemli bilgilerin yok olmasına neden olmuştur.


Halfeti’de yapılan araştırmalar oranın da binlerce yıllık tarihe sahip olduğunu gösterir. Birecik Barajı nedeniyle sular altında kalmadan önce bağlık bahçelik ve çok güzel bir yerdi. Halfeti 20. yüzyıl başında Antep, Birecik ve Urfa’ya odun, kömür ihraç edermiş.



Bugün Halfeti’ye geldiğinizde Slow City tabelası sizleri karşılıyor ve orada durup yemyeşil bir suya tepelerden şöyle bir bakınca, eski halini bilmiyorsanız aslında oldukça güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz.


Suyun kenarındaki dubalar üstüne kurulmuş restoranlarda yemek yemek ve mutlaka bir tekne turu yapmak buranın olmazsa olmazıdır. Vaktiniz varsa Halfeti’de biraz yürüyüp, günümüze kadar gelebilmiş olan güzel evlere, sokaklara bir göz atmak keyifli olabilir.


Tekne sizi sular altında kalmış  ve minaresi gözüken Savaşan Köyü’ne götürürken yolda Rumkale’yi de görüyorsunuz Merzimen Çayı’nın Fırat Nehri’ne döküldüğü dik kayalıklar üzerinde. Stratejik konumu nedeniyle Asur Kralı III. Salmanassar’ın zaptettiği “Şitamrat” burası olsa gerek.


Rumkale’nin önünden geçerken hayallere dalacak ve 1838 yılında burayı ziyaret eden general Moltke’nin “kayalığın nerede bittiğini, insan eserinin nerede başladığını söyleyebilmek çok zor” sözlerine hak vereceksiniz.


Böyle bir gezinin sonunda evreni, dünyayı ve hayatı sorguluyor olacaksınız ve bu gezi hayatınızın en güzel anılarından biri olarak kalacak aklınızda.

(2014 yılında yazmış olduğum bir yazımın 2016'da güncellenmiş halidir.)

10 Şubat 2016 Çarşamba

İki Yalnız Örnek Köy (3)


Yesemek…
Gaziantep’in İslâhiye ilçesine bağlı bir köy. Bu köyün içinde Eski Önasya Dünyası’nın bugüne kadar saptanmış en büyük heykel atölyesi bulunuyor. Eşi benzeri yok.
19. yüzyılın sonlarında keşfedilen Yesemek daha sonraları değişik dönemlerde Prof. Dr. U. Bahadır Alkım, İlhan Temizsoy gibi önemli isimler tarafından kazılıyor. Bu kazı ekiplerinde Refik Duru gibi önemli isimler de var.
Aslında Yesemek civarı oldukça enteresan. Civarda 50 höyüğün varlığından haberdarız. Tilmen Höyük gibi tanıtımı ve düzenlemeleri yapılsa, Kültür Turizmi açısından Türkiye’ye epeyce fayda sağlayacak olan yerler birkaç kilometre uzağında.
Yesemek aslında oldukça enteresan ve şanslı bir yer ama kimse ilgilenmiyor.
OPET Dara için yaptığı şeyi burada da uyguladı bir dönem. Bakın ne diyor:
Gaziantep’in Yesemek Köyü de “Örnek Köy” kapsamına alınan bir diğer bölgedir. Yesemek Açık Hava Müzesi’nde eserler üzerinde doğanın tahribatını engelleyecek çalışmalar gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra, toprak tarafından kısmen örtülmüş ve yıkılmış heykeller kaldırılarak, ziyaretçilerin Açık Hava Müzesi’ni rahat gezmesini sağlamak üzere teraslar oluşturuldu.

Hatta dahası var. Sit alanı çitlerle çevrilip, heykellerin düzenlemesi yapılınca epeyce bir nefes aldı ve rahatladı Yesemek zamanında. Hatta girişin olduğu noktaya OPET tuvaletleri, park yeri ve bir kahve yapıldı. O kahvede insanlar soluklanabiliyor, ziyaret öncesi ve sonrası çaylarını, kahvelerini içerken Yesemek kitaplarından ve Yesemekli kadınların el emeği göz nuru işlerden alabiliyorlardı.

Bu projenin bir başka ayağı da, geçimi ağırlıklı olarak tarımdan olan bu köyün biber tarlalarının doğru kullanımı, halkın hakettiği kazancı sağlamasıydı. Biberler doğal ortamda yetişiyor.
Yesemek’in yanında Tahtaköprü Baraj Gölü var. O dönem hatırlıyorum, flamingoların geri gelmesi için bir proje üzerinde çalışıyorlardı.

Tüm bunlar oldukça hoş geliyor kulağa.
Dara ve Yesemek’in bu proje kapsamına girmelerinin ve ilk olmalarının nedeni çok basit aslında: Her ikisi de Türkiye’de her geçen gün azalan köylere son derece güzel birer örnek. Bölgelerinin karakteristik özelliklerini taşıyan gerçek köylerdir bunlar.
Bugünlerde aynen Dara’da olduğu gibi Yesemek’te de içim burkuluyor.
Projenin tabelası ve tuvaletleri dışında kalan bir şey yok.
Su sorunu olduğu için tuvaletler genelde susuz. Mutlaka yolda tuvalet ihtiyacını halletmek gerekiyor ziyaret öncesi ya da sonrasında.
Artık çay ve kahve dışında bir şey bulmak da mümkün değil. Ne kitap var ne de el işi bebekler, ahşap çalışmalar, danteller.

Yesemek ören yerinin de pek iyi durumda olduğunu söylemek doğru olmaz. İyi bir bakım gerekiyor, elden geçmesi lâzım. Burası muhteşem bir yer.
Son gittiğimde duyduğum şey dudağımı uçuklattı.
Tahtaköprü Barajı’nın suyunun 12 metre yükseltilmesi planlanıyormuş.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Köyün tüm tarlalarının ve alt kısmının sular altında kalması demek.
Ne yapacak bu insanlar? Nedir bu baraj hastalığı? Üstelik de son derece lüzumsuz bir iş.

***
Tilmen Höyük ve Yesemek aslında turizm açısından inanılmaz önemli. Hiç sevmediğim bir şey geliyor aklıma. Söylemekten hep imtina ettiğim ve gerçekten düşünmek bile istemediğim bir şey:
Buralar başkalarının elinde olsaydı ne haldeydi kim bilir?

Ne yazık ki gerçek.
Aklımdan onlarca fikir ve proje geçiyor ama kim dinleyecek, kim uygulayacak?
***
Ben buradan (işe yarar mı yaramaz mı bilemem) OPET’e çağrıda bulunmak istiyorum.
Gelin Dara ve Yesemek’in Örnek Köy Projelerini yeniden ele alın.
En azından oraları yalnız bırakmayalım.

Ben elimden geleni yapmaya hazırım.

(29 Kasım 2013 tarihli yazımdır)